bütün doğruları yanlışa mühürlemek….

 

bütün doğruları yanlışa mühürlemek….

cebimdeki bütün doğruları çıkartıyorum masaya sürüyorum. arkadaş bildiklerim, arkalarında sakladıkları yanlışlarla mühürlenmiş doğru bildiklerini, silah gibi, bana doğrultuyorlar. Barutu toptan yargılarla doldurulmuş kurşunları, biliyorlar ki beni öldürmez; cebimdeki doğruları silmez ama nedendir anlamam inatla sorduklarıyla söyledikleriyle, bir kurşun yağmuru üstüme boşalır. hayır ben bir Western filminde değilim, o kurşunlar beni öldürmez ama gözlerimi yaşartır…

Büyük Yolların Haydut’u Attila İlhan, evde Ati Bey olunca!..

Büyük Yolların Haydut’u Attila İlhan, evde Ati Bey olunca!.. 

bir gazeteci arkadaş aralık ayında,  ‘yazarların asistanları’ adlı dosya çalışmasında benimle de röportaj yapmıştı. O zaman, o röportajda uzun olacak endişesi ile cevaplamadığım bazı sorulara şimdi eklemeler yaparak burada yer vermek istedim. Elbette, meraklısına açık bir parantez! Buyrun efendim..

-yazarla kurduğunuz ilişki ‘standart’, ‘resmi’, ‘sıradan’ bir iş ilişkisi midir, yoksa örneğin arkadaşlığın alanına da girebilir mi? örneğin yazılmakta olan kitap hakkında düşünüp, fikir belirtip öneriler sunar mısınız?

Büyük yolların Haydutu Attila İlhan’la dediğim gibi yaz kış burun burunaydık. Yaz tatillerine İzmir Ilıca’ya gider; her yıl Karaburun, Ildırı ziyaretimizi yapardık. Ilıca’da yemek sonrası yaptığımız yürüyüşte açık gökyüzünde belirmiş kırmızı ayı anlatan; aynı otelin bahçesinde serbestçe dolaşan tavşanları, ilk kez tavşan görmüş gibi hipnoz olmuş haliyle dakikalarca izleyen beni, sabırlı tebessümüyle bekleyen; 1999’daki yoğun çalışma temposuyla yorgun düşüp vertigoya yakalandığı o vahim günün gecesinde, o zamana kadar çevresindekilerde hiç hastalık görmemişliğinden panikleyen,  çaresiz genç kızı, kendi hastalığını bir kenara bırakarak sakinleştirmeye çalışan; her hastalığa yakalanıp hastanede kaldığımız günler ve illaki refaketim için müteşekkirliğini belirten; çalışma masasında 1 saat çalışıp küçük ara vermesi gerektiğini unuttuğunda, başına dikilen, hatta bilgisayar ekranını kapatmaya çalışan o genç kızın şımarık çocuk halini- ki bunu yaparken onun sağlığını düşünüyordum elbet!- anlayışlı bir tebessümle karşılayan; çok sevdiği futbol maçlarını, doktor yasağıyla canlı izleyemeyip neticeyi sadece spor programlarındaki kritik gol pozisyonlarından öğrenirken, yanındaki aynı genç kızın sıkılarak tam gol saniyelerinde 72 ekranlık televizyonun önüne geçip, hınzırlık yapmasına sinirlenmeyen Attila’dan bahsediyorum.  Evet attila diyorum ‘İlhan’ı bir kenarda kalıyor, bu kadarlık iç içe geçmişlikten bahsediyorum. Yalnızca son sene, kızkardeşlerim Fatma ve Kübrayla, Maçka’ya geçtiğimiz gün “ati bey nasıl belgin abla?” deyişlerini, Büyük Yolların Haydutu’na aktardığımda “bak keratalara” demiş, katılarak gülmüştü. O son sene, evde mutfakta çalışan hanım, yemeğin hazır olduğunu bana her söylediğinde, ben de “ati bey yemek hazır” der olmuştum, gülüşmeye neden oluyordu. yani 2005’te, ona evdeki sesleniş artık “ati bey” idi.

-Çalışmalara yansıması oldu mu?

 Yengecin Kıskacı hikaye kitabı benim ısrarımla çıktı desem yeridir. Yayınevi yeni kitap istiyordu. Telsizci Hamdi’nin de şurda, burda kalmış hikayeleri vardı. Asıl önemlisi, bir yapımcı senaryo istemiş; birkaç bölüm yazıldıktan sonra, yapımcı, o işi yapamayacağını açıklayınca yarım kalmıştı. O senaryo, ‘Yengecin Kıskacı’ idi. Sevdiğim bir hikayesi vardı. Senaryoyu toparlayıp hikaye kitabı olarak çıkması fikri belirdi ve kitap çıktı. Yoksa o hikayeler, dergilerde kalabilirdi. Son romanı iki ciltlik Allahın Süngüleri romanından sonra ise iki roman fikri arasında kalmıştı. İkinci cilt ‘Gazi Paşa’ bitmediği halde sonraki romanları, düşünmeye başlamıştı bile. Düşünün ne kadar hızlı çalışıyor. Ya ‘Fena Halde Leman’ın ‘İclal’i yeni roman olacaktı veya ‘Jön Türklerin Sonuncusu’. ‘Jön Türklerin Sonuncusu’nda 1950 Paris’inde onun deyimiyle bir avuç TKP’linin yaşadıkları olacaktı; şimdi hala Paris’te yaşayan arkadaşı Tacettin Karan; şiirlerindeki, arkadaşı Mırç olacaktı hatta başka diyarda vefat etmiş Vartan İhmalyan olacaktı. Hala önemli olduğunu düşündüğüm, o yılların zorluklarını yaşamış, o insanların, romanla kayda geçmesini düşündüğümden, “İclal’ı, Fena Halde Leman’da anlattın zaten, Jön Türklerin Sonuncusu olmalı yeni roman” demekte belki bencillik ediyordum. Ama en son Tacettin Karan ile o roman için malzeme hazırlıyorlardı.

-bu işin size kattıkları hakkında bir şeyler söyleyebilir misiniz?

Bu soruya tam cevap versem aslında çok uzun olur. Öncelikle aynı şehirde oturmamıza rağmen Telsizci Hamdi Attila İlhan, kalp rahatsızlığı olduğu için bankacı tabiriyle 7/24 aynı mekanda çalışmayı teklif etti. Kulağa tuhaf gelebilir. Benden önceki asistanı ankaralı genç bir kızdı ve onun için böylesi bir şart, olumlu olmalıydı. Babamın başlangıçtaki muhalefetine rağmen, kabul ettim ve Maçka’daki evinde yaz kış yine bankacı tabiriyle 7/24 burun buruna çalışmaya başladım. Çalışma açısından tam bir usta-çırak çalışması idi bizimki. Onun çalışma alanının geniş olması, bazılarında, bilfiil çalışmasam bile, bana bir temel hazırladığını sanıyorum: senaryo yazarı, şair, romancı, televizyoncu, gazete yazarı  telsizci hamdi attila ilhan’dan belki de en yararlanamadığım şairlik olmuştur. Sinema meraklısı olduğu için geniş bir film bilgisi vardı öyle ki Hollywood’un 30’lu ,40’lı 50’li yıllardaki filmlerinin çoğunu karakter oyuncularıyla bilir, o filmleri izlerken, ışık, kamera açısına kadar detay verirdi. Orson Welles’in kural tanımazlığı, dehası  ve her filminde ölçüleri, her şeyiyle, büyük tutuşunu Dava’ filmini, her izleyişimizde anlatırdı ki Kafka pek de beğenmediği türde yazan bir yazardı. Marlene Dietrich, Greta Garbo ilk sohbetlerimizde güzel bir yer kaplıyordu. Marilyn Monroe’nun taşralı bir kızken şöhretle gelen acı sonunu hazin bulur veya Joan Crawford’un kızının yazdığı kitapta çizdiği zalim anne figürünün, Crawford’un kovboy filmlerindeki rolüyle nasıl da örtüştüğü, başka bir sohbetimizin kenarına iliştiriverirdi. Şimdi, o dönem filmleriyle ilgili merakım ve biraz bilgim varsa onun sayesindedir. Romanlarına seçtiği isimler veya köşe yazılarındaki başlıkları çarçabuk nasıl bulabildiğini hayranlıkla sorardım. bir tekniği varsa bana da öğretmesini istediğimde gülerek “- farkında değilsin; öğreniyorsun zaten, ileride öğrendiğini anlayacaksın!” derdi. Şimdilerde sözlerinin doğruluğunu anlıyorum.  

-şöyle bir sözü çok yerde duyarız; “hayranı olduğun yazarla tanışma…” çalıştığınız yazarınkafanızdaki imajı, birlikte iş yapmaya başladığınızda fazla değişti mi?

Gençlere, önem verir, hep umutlu olmaktan ve hayallerin her zaman büyük tutulması gerektiğinden bahsederdi. Örneği ise “sırıkla atlamada 2 metreyi hedeflersen 1.80 atlayabilirsin; 1.5 hedeflersen 1.30’da kalabilirsin” derdi. Güzel bir örnek ancak büyük hedeflerin, büyük hayallerin riskleri, bedelleri olduğunu hınzırca sohbetin sonlarına saklardı. Kesin olan şeyse onunla konuşan bütün gençler ayrıldığında, göğsünü umut nefesiyle doldurmuş, yeteneklerinin farkında olarak ayrılırlardı. Ben de onlardan biriydim.  Üniversite sondayken artık neredeyse her cumartesi çay saatinde Maçka’ya gidiyordum. Ordaki sayısız kitap, bordo kadifesi hafif solmuş koltuğu, yıpranmış olsa da duvar kağıtlarının kitap kokusuna karışmış buruk kokusu, nefti yeşil perdeler ve sessizlik bana huzur veriyordu. Yaşıtım gençler gibi benim de pek çok sorum, çalışma alanındaki kararsızlığım vardı. İmaj değişti mi? Zor biri olduğunu zaten tahmin ediyordum. Kaldı ki bir tarafıyla, bazı durumları kolaylaştıran biriydi. Yani hem kolay hem zor biriydi.

-Çalıştığınız yazarın pek bilmediğimiz özelliklerinden söz edebilir misiniz? iş ortamında, duygusal yaşamında nasıl biridir? birlikte çalışması zor/kolay biri midir? çalışırken belli kuralları, ritüelleri var mıdır?

Şiirlerini, romanını kalemle yazardı. Defter pek kullanmazdı, A4 boş temiz kağıtlara yazardı dolmakalem de kullanmazdı. Eski dolmakalemlerinin mürekkepleri akardı ya, pratik olmadığını düşünürdü. Öyle markalı kalemler ona göre değildi. Şu ince uçlu, yazmayı kolaylaştıran, mürekkepli kalemlerden kullanırdı. Fakat kalemini de asla, biriyle paylaşmazdı. Birkaç defa denedim:“sende yedekleri var. Şu kalem de benim olsun” dediğimde cevabı “olmaz!” dı. Sonra bir bakardım öğlene aynı kalemden birkaç tane de bana almış “bunlar senin kalemin” diyerek uzatırdı. Pek çok konuda ince düşünceliydi. Kalemleri, onun uğuru gibiydi: muhafaza edilmesi gereken, başkasına kullandırılmayacak, mürekkebi paranın rengine bulanmayacak, satılık olmayan kalemlerdendi onunki. Onun çalışma prensipleri belliydi: yaşam ve çalışma alanında, mutlak huzur; kendi kurmuş olduğu çalışma ortamının bozulmaması..

-kimi yazar belli rutin içinde saatlerce yazabilir, kimileri oturur ama ilham gelmediği için bir şey yazmaz, kimi belli bir konuyu uzun süre araştırır vs . işin bu tür zorlukları size nasıl yansır? çalışma takvimi baştan konuşulup anlaşma yapılır mı yoksa işin akışına mı bırakılır?

 sistemli çalışan biriydi. O yazarken -şiir dışında- ilhamı beklemeyen bir yazardı. Planladığı yazıyı, planladığı saatlerde yazardı. Uzun saatler yazmazdı, aralıklarla yazardı. Romanda- son yazdığı roman hariç- günde 1 sayfa disiplinini korurdu. Önce kalemle yazardı, sonra yazdıkları, bilgisayara geçirilirdi.  1997’de bilgisayar kullanmaya başladı. Ondan önce elektronik bilgisayar kullanıyordu. Romanlarında hangi dönemi yazıyorsa o dönemin şehir haritasını bile inceler, onları saklardı. Kitaplığında Cumhuriyetimizin ilk yıllarına ait kadın modası üzerine ansiklopedik kitap bile vardı. Elbet romanda anlattığı dönemin kitaplarını okurdu. ‘Yaraya Tuz Basmak’ romanındaki Yüzbaşı Demir’in katıldığı Kore savaşını yazmaya karar verdiğinde, bilgi toplamak üzere görüştüğü Kore gazilerinin çok azının konuştuğundan bahsederdi. Romanın kafada tasarımı bittiğinde, geriye yazması kalıyordu ki bu da düzenli çalışmayla uzun sürmüyordu. Son iki roman ortalama birer yıl içinde yazıldı. Şiir ise ilhamla yazılan yetenek işidir ona göre. O geldi mi gelir ve kendini yazdırır. Üstelik etrafındaki hiç kimseye hissettirmeden bir bakmışsınız yeni bir şiir kitabı bitmiştir. Son şiir kitabı Kimi Sevsem Sensin böyle çıktı.

Gong Vurdu! Bahisler Açıldı!…

 

Gong Vurdu! Bahisler Açıldı!…

 

Ding Dong! Gong vurdu!Bahis açıldı!

Evet, beyler bayanlar, kimler bahiste? Aaa! Kimseler yok mu? Halbuki bahise tek başına girilmezdi dimi? Hay Allah bunu unutmuşum!

Peki o zaman….

Haydi ben attım, siz tutun! Yazı mı, tura mı? Ben, tura diyorum! Çocukluluğumdan beri ne zaman havaya metal parayı fırlatıp sorsalar, tura derim! Fakat o da ne? Hay Allah yine unuttum! Bunda da tek kişi iddiaya giremez ki…

Öyleyse ben de havaya, boşluğa top fırlatırım. Belki hedefini bulur!

Aaa! Biri “Yazı” diye mi seslendi! Sadece sesini mi duyuyorum? Şu ılık ilkbahar gününe göre fazla değil mi güneşin bu kadar parıldaması? Gözlerimi alıyor güneşin ışıldaması, sesini duyuyorum ama göremiyorum şu karşımda duranı. Halbuki bu sesi, yalnızca yeniay vakitlerinde duyardım ya da duyduğumu sanırdım. Hay Allah bunu da unutmayayım bir de egedeysem kırmızı ay doğduğunda. Gözümü kamaştıran güneşe karşı yüzümü verip “Geç kaldın” diyorum yarı gölgeye. Bak, bir çam kokusu alıyorum, üstelik buralarda ağaç da yok, bahar rüzgarı mı getiriyor şu çam kokusunu? Sağ eli, pantolonun cebinde, “uğurum buradaydı sana verseydim onu” diyor ve tekrarlıyor “yazı”. Yarı gölgenin dudaklarının kenarında hınzır bir gülümseme mi beliriyor yoksa çam kokusu mu yanıltıyor beni! “Geç kaldın diyorum” tekrardan, “O oyunu geçtim ben. Havaya, boşluğa top atacaktım; karşılayan olmasın istedim. Hem metal parayı fırlatan benim. Havaya ne zaman metal parayı fırlatsam, yere tura olarak düşer; kaybederdin yani” diyorum. Tekrarlıyor “yazı”, “ Yazı, güzeldir. Yazmak, gibisi yoktur. Şu uğurumu bulamıyorum, hangi cebimdeydi? Yazacaksan onu, sana vermeliydim.” Diyor. “sen uğurlarını paylaşmazdın!” diyorum. “Hem duysalar, senin gibi bir marksistin uğurları olduğunu, bütün sol alemimiz, avuçlarını oğuştururdu: biz biliyorduk işte, o, Marksist değil diye!” diyorum. Sessiz kahkayla gülüyor mu ne? Şu ilkbahar güneşinde kıpır kıpırken ben, bu rehavet getiren karşılıklı konuşma nerden çıktı? “seni son gördüğümde acıdan kıvranıyordun. Acını azaltmak için ben de etrafında pervane olmuştum. O acıdan sonra, seni kahkahalarla göreceğimi bilemezdim” diyorum. İlkbahar güneşi, minik bir buluta mı saklanıyor? Bir an yarı gölgeyi profilden görür gibi oluyorum. “ bazen gaddar olabiliyorsun!” diyor; yeniden güneşin ışıldamasıyla gözlerimin kamaşmasından faydalanıp kendi gölgesine giriyor. “Halbuki çoğunluk matematik mantığı ile düşünürsün. Santimantal olduğunda yanlış kararlar alırsın sen, bunu hiç aklından çıkarma” diyor. “santimantallik yazdırıyor ama!” diyorum. Yine bir hınzır gülümse hissediyorum. Yok bu his yanlış! çam kokusu yapıyor bu yanılsamayı. Etrafta bir koru mu var acaba? Bu çam kokusu, buralarda niye olsun? “Neyse! O uğuru, bulamıyorum. Zaten hayırsız, işgüzarın biri vermişti” diyor. “Sen, benim, sana uğur getirdiğimi düşünüyordun bir zamanlar” diyorum. “Hala öyle düşünüyorum. Yukarıda tanrı diye bir şey varsa, bana acıdı ve son zamanlarım için seni bana hediye olarak gönderdi” diyor. “Hediye mi. sadece bu kadar mı?” diyorum.

Şurada bir bank var, oraya oturmalıyım. Bu kadar çam kokusu, bayıltacak ilkbahar havasında. “Sahi sen, oturmayı sevmezsin” diyorum “Sen hep yürürsün veya evde bile olsan dolaşırsın”. Gülümsüyor. Bu banktan daha iyi görüyorum sanki. Yok, yok, o hala siluet halinde. “Yazdığın için geldim” diyor. “Yok gelme! Artık gelme! Sen olunca günümün sonunda, kötü rüyalar görüyorum. Ertesi gün, aldığım içli nefeslerden anlıyorum, gece seni gördüğümü, kötü rüyalarla seni hatırladığımı. Rüyalarında ağlayanların gündüzleri içli nefes aldığını yeni öğrendim. Gelme! Herkes gibi nefes almak istiyorum. Artık böyle olsun! Gelme nolur!”. “Kaşlarını çatma, çizgiler erken yaşta çıkacak” diyor. Bu defa ben gülüyorum “Hep bunu söylersin. Brigitte Bardot değil miydi: yüzümdeki çizgilerimi seviyorum, diyen. Gerçi Brigette’i pek beğenmezdin, Rita Haywort’a da koca ağızlı derdin. Ne eğlenceliydi seninle onlar hakkında konuşmak. Gidiyor musun? Öyle bir cumartesi günü davetsiz gelip, izinsiz gitmek var mı? Gerçi sen bunu da yaparsın, doğru! ‘Yalnızlığa alışkınım’ dersin, bir de özürmüş gibi! ”. “ Kızma hemen!” diyor. “Yazı! Yazmaya devam! Bulursam o uğuru, getiririm sana”. “İhtiyacım yok, yazmak için uğura falan!” diyorum. Yine hınzır bir gülümseme, evet bu defa net görüyorum, o tebessümü. “ Büyüyorsun!” diyor “Ama hala damarın tuttu mu, inatçı yavru keçi gibi yerinde hoplayarak, tepiniyorsun!”. Galiba bu defa aynı anda tebessüm ediyoruz. “Daha da büyüdüğümü göremeyeceksin ama!!” diyorum. Bu defa tam bir gülüşle “Sen öyle zannet!” diyor, arkasını dönüyor, yürüyor. “Sana, dürbün alacaktım; şu boğazdan geçen yük gemilerinin ismini görebileceğin” diyorum. Öyle diyorum ki gemiler, dürbün, deniz onu cezbeder de gitmez diye. Ama hiç ses vermiyor, yürümesine devam ediyor. Bense ilkbahar güneşi ve ılık rüzgarın getirdiği çam kokusu ile kapıldığım rehavete teslim oluyorum. Yok, şimdi fark ettim çam kokusu da dağılmış. Yine de şu güzel ilkbaharın kıpır kıpır havasını şöyle bir içime çekeyim! Hay Allah, içli bir nefes mi aldım yoksa! Neyse, demek ki içli hıçkırıklarım gecede kalmış.

Ama karar verdim! Bir dahaki sefere, gong vurduğu zaman bahisleri en az iki kişi ile açacağım!

                                                                                                                      27 Mart 2011

Yazarların ‘her şeyi’ asistanlar/ attila ilhan-belgin sarmaşık

Devamı »

Birkaç Damla Gözyaşı Lütfen!… 1

 

Birkaç Damla Gözyaşı Lütfen!…

İster misiniz birkaç damlacık gözyaşı? Yok canım, bende epeyce var; eksilmez nasıl olsa. Sizde de mi var yeterince? Hayret siz hiç paylaşmak istemediniz mi gözyaşınızı? Biz çok paylaştık! Biz derken birkaç arkadaşımdan oluşan grubumuzu kastediyorum. Biz derken iyi filmlerin meraklısı; iyi-kötü bütün kitapların okuma heveslisi; neşeli folklorik müziklerin veya melodisi duygularla işlenmiş bütün şarkıların sağlam dinleyicisi; genel konformist düşüncelerin karşısındaki en muhalif fikirlerin sahiplenicisi bizi kastediyorum. Derdimizi tasamızı fikirlerimizi paylaştığımız kadar kahkalarımızı da gözyaşlarımızı da paylaştığımız bizi. Bazı yönlerimizle gitgide birbirimize benzediğimizi görünce kendimize başka türlü güldüğümüz bizi. Gitgide hastalıklarımızın da benzeşmeye başladığını görüp şaşırdığımız bizi. Şu yaşımızda bolca okumak, her fırsat da yazmaya çalışmak(bazen iş gereği) boyun bölgemizde hasara, gözde kuruluğa bile neden oldu; ortak rahatsızlıklarımızdan biri de bu.
Geçenlerde gözlerim akşam vaktine doğru iyiden iyiye yanmaya başladı. Kendi kendime “hayırdır, gözüm seyirse bir şeye bağlayacağım. Bu göz yanması neyin nesi? Yoksa ağlamak istiyorum da ahdım aklıma gelip engel mi oluyorum, gözlerimin nemine.”diye düşündüm. Gözlerimdeki yanma gündüzlere de sirayet edince göz doktoruna gitmeye karar verdim. Göz doktorum dedi ki “Artık gözyaşı kullanmalısınız!” , “Nasıl olacak?” deyince, “Hergün 3 öğün birkaç damla gözyaşı”dedi; “Şart mıdır? Yeterince gözyaşı şimdiye akıttım ben. Hem ahdım var ne zamandır tutuyorum. Gözyaşı orucumu, nasıl bozarım?” dedim; güldü doktor “Fakat, gözpınarınızda kuruma var!” dedi. Diyemedim elbet doktora, ‘çok defa, gözyaşlarımı, arkadaşlarımla paylaştığımı!’. Bana “ Ne gereği vardı; eksilmiş işte göz pınarınızda, yaşlarınız!” demesinden, doktordan böylece azar işitmekten çekindim; ya anlamazsa beni, arkadaşlığın fedakarlık istediğini anlatmaya kalktığımda. “Olur, tamam” dedim. Doktorum reçetenin gözyaşı hanesini damla adediyle doldurunca ayıldım ve ardından bir hınzırlık geldi aklıma.
Doktorumun ‘gözyaşı’ teşhisinin hemen sonrasındaki gün, o ‘biz’ olan arkadaşlarımdan biriyle görüşecektim; buluştuk. Dört beş saatlik birikmiş sohbetimizde, daldan dala atlayarak her şeyden konuştuk. Bir ara gözlerim yanmaya başladı; hınzırlığım aklıma geldi. Dedim ki arkadaşıma: “Birkaç damla gözyaşı ister misin?”şaşırdı bir an, tedirgin: “Biz yeterince gözyaşı..” diyecek oldu çantamdan ‘gözyaşı’ tüpünü çıkardım ve dedim ki “suni gözyaşı takviyesine ihtiyacı varmış gözlerimin. İster misin, sende ?”. Gülüştük. Peşi sıra ahdımı hatırlattı bana, arkadaşım Müjgan. Nasıl? Ahdımı mı soruyorsunuz? 

 


 

Müjgan’la Ben Ağlaşırız!..

Evet bir ‘ahdım var!’; ‘artık ağlamayacağım!’. O ilk başlıktan, ağlayacağımı zannettiyseniz, yanıldınız! Birkaç yıl önce ahdettim “Bundan sonra ağlamayacağım!” diye. Evet, daha birkaç yıl önce çok ağlamıştım. Bir Müjgan bilir o gözyaşlarımı, bir de konuştuğumuz telefonlar. Telefonun diğer ucundan beni dinlerken gözyaşlarıma nasıl dur diyeceğini bilemeden o gözyaşlarımı çok paylaşmıştı. Bir sürü arkadaşım vardı, ama bir Müjgan’a ağlıyordum. Sebebi Müjgan mıdır diyorsunuz? Evet, olabilir.
Bilirsiniz belki; bilmiyorsanız da Müjgan’ın anlamını, şiirine ‘müjgan’ı konu etmiş bir şairden dolaylı olarak öğrenelim mi? Gülten (Kaya) aktarıyor: “Müjganın anlamının ‘kirpik’ olduğunu attila beyden öğrenmiştim. Ahmetin (Kaya) bestelediği şiirler için yaptığımız bir görüşmemizde söylemişti.”

Evet, Farsçadan gelen müjganın anlamı kirpikmiş. Belki bu yüzden ben de Müjgan arkadaşımla konuşurken herkesten sakladığım gözyaşlarımın önünü alamıyordum.
Yoksa biri o şarkıyı mı mırıldanıyor şimdi? Siz de duyuyor musunuz?
“..O mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız!”

 
Diyeceksiniz ki kime neye bu ağlaşma? Diyeceğim ki her halimize. Büyük ihtimal artık bulunması, rastlanması zor, buralardan çok uzaklara giden kocaman yürekli adamların gidişlerine; belki Denizlere, belki Ahmetlere belki Büyük Yolların Haydutu’ na belki bu Anadolu toprağının yitip giden tüm cesur adamlarına. Çünkü onlar gittiler, gidişleriyle, akşam olmadan ortalık karardı. Çünkü…

“Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı .
O mahur beste çalar Müjgan´la ben ağlaşırız…”

Şimdi, birkaç damla gözyaşı ister misiniz?

04.nisan.2011

Büyük Yolların Haydutu Attila İlhan’ı belgin sarmaşık anlattı..


röportaj: Hatice deniz
kaynak:   http://www.ayorum.com

Ya Sonra?…

                    Ya Sonra?

‘Manzara Kahve’

Ben oralardan taşınalı çok oldu. Aslında sabit bir iskan sahibi, zaten değildim. Ama ‘gönül’den, oralardan taşınalı çok oldu. İskan sahiplerinin dışında tenhaydı o zamanlar oralar. Kıyı boyunca çay içmek için duraklayacağınız yerler azdı, var olanlar da salaştı. Bana göre tam sıcak yerlerin havasına uygundur o ‘salaşlık’. Giyimi kuşamı dert etmeden, denizden sonra akşamüzeri bir çay havası almak için uğrayacağınız yerlere göredir o ‘salaşlık’. İster kulağınızda bir özgürlükçü jazz şarkısı, ister kelimesi kelimesini o anı hissedeceğiniz bir musiki, her telden müzikle, her ritmi yakalarsınız o ‘salaş’lıkta. Ildır’ın Manzara kahvesinin salaş halinden bahsediyorum. Kurallara aykırı ‘underground’ salaşlığı desem yalan olur. Bir kere yer üstünde! Kurallara aykırı hiç değildir. Gizli saklı hiç değildir, apaçık ortadadır. Hemen deniz kenarında yüksekçe bir yamaçta konuşlanmış, küçük bir meydanlıktadır kendileri. Ama nedense onu anlatırken underground lafı dilime gelip dolanıyor. Ha, bakın şu tarafından bakarsak belki açıklanabilir: “undergroundın bir  tanımı: işgal kuvvetlerine karşı faaliyette bulunan gizli teşkilât; yeraltı örgütü.” Tamam şimdi oldu. Neden mi? Yeniden şöylece tanımlayayım: “Giderek kalabalıklaşıp gürültüye boğulan, her adımda makyajlı giyim kuşamlı yazlık havasının işgal ettiği ikinci Bodrum sendromuna yol alan turistik  Çeşme mekanının o ‘işgal’ine inat, kendi doğal ortamının kurallarıyla misafirlerini karşılayan, orada keyif çatmanın ‘statü göstergesi’ sayılmasına izin vermeyen, ‘statücü’lere meydan okuyan ‘don kişot’ halindeki bir doğal çay bahçesidir Ildırı Manzara Kahvesi”. İşte bu yüzden orası için Underground lafı dilime dolanıyor. Yoksa apaydınlık, apaçık bir mekan. Hele ki bir manzarası var, (ismini zaten oradan almıştır) tarifi zor. Manzara Kahve’nin önünde, rengi, açık maviden, yeşile çalan tirşe mavisine, daha da ilerilerde ışıkla parlayan laciverte uzanan tertemiz bir deniz; oturduğunuz yerden, deniz yükseldiğinde tuzlu suya uyumlu ağaç ve çalılıklarını dahi görebileceğiniz adacık, içtiğiniz taze çaya keyif katar. Hele de lokması!

Manzara Kahve’nin lokması taptaze, sıcacık önünüze geldiğinde bir kerede o tabağı bitirirsiniz, hatta ikincisi ısmarlamak istersiniz. İşte o noktada dikkat derim. Çünkü abarttığınızda o ikinci tabak bir süre sonra midenize oturabilir!

Aşk Mümkün müdür Hala?…

Oradan taşınalı çok oldu. Şimdi ne haldedlr bilmem. O da Çeşmenin ‘statü’lü havasına ayak uydurmuş mudur, yoksa ‘Don Kişot’luğa devam etmekte midir? Şimdilerde ‘gönülde’n küsüp kırıldığım, terk edip taşındığım o yere bir kere daha hayalimde ziyaret ettim(ne de olsa kırgınlığım bitene kadar gitmeyeceğim daha önce böyle karar vermiştim!). Ve niyedir bilmem, kulağım da bir kanun namesiyle ‘o şarkı’yla ziyaret ettim Ildır’ıyı. Hani Levent Yüksel’in, sözleri sorularla dolu şarkısıyla:

Kimbilir hangi kalpte yanar/ Sırça köşkün lambasıdır bu/ Işığını gören gözlere/ Kaderin hediyesidir bu!…
Aksam kavuşmadan/ Dükkan kapanmadan /Aşk mümkün müdür hala?…”

Sonrasında ise içimde Ege’nin o kıyılarına duyduğum kırgınlıklarımı, hatırlayıp diyorum ki Levent’in başka şarkısını mırıldanarak: Sen yoktun ki, bu kara günlerde/ Başkası vardı gönlünde/ Gerçekleri gördüm yeter dedim…

Kal! sevgini de al/
Gidiyorum ben/ sen hoşça kal/
Bugünlerin yarınları var, gidiyorum ben sen hoşça kal!….

Bugünün bir de yarını var!/ Mutluyduk belki, bu güne kadar/ Ya sonra? ne yaparım senden sonra?…

Alışkanlık betermiş hepsinden/Korkuyorum her biten günden/ Bırak kalbimi sen şimdiden!/ Anla beni sevgilim! /Bıraktım seni/ Kal, sen hoşça kal!…

 

Ya sonra?

Acı Ay

                                        

                         ACI AY

Demiş miydim? Ben pek çikolata sevmem. Hele ki bitter! bana fazla kekremsi gelir. Kakaosu, ağzımda buruk bir tad bırakır her denediğimde. ‘Bitter Moon’ filmi, Polanski’nin tuhaf bulduğum sinemasından bir film. Ancak ismi, (içinde bitter olmasına rağmen) kulağıma hep hoş gelir: Acı Ay. Acı ay dedim de, geçenlerde merak ettim yılda kaç defa ay tutulması yaşıyoruz? İnternette rastladığım cevaplar, yılda iki defa tutulma olduğunu söyleyor. En sonuncu dolunayda tam ay tutulmasını yaşadık yani 15 haziran’da. Bendeki özel manasıyla dikkatimi verdiğim 15 haziran tarihine  meğer bu yıl başka anlamlar da yüklemeliymişim. Bu yılki haziranın on beşinde, ay, önce gri, puslu bir renkteydi, sonra kahve renginden bakıra yürüdü; en son bakıra çalarken, hafif kızılla sınırdaştı rengi. Yine de bu ayın kızıllığı, beş yıl önce gördüğüm İzmir Ilıcadaki kırmızı ay gibi değildi. Hele kızıllığı, Mordoğan-Karaburun yolundaki her koyda defalarca batan güneş kızılı ve onunla yarışa giren koyların ihtişamlı kırmızı ayı gibi hiç değildi.

Karaburun küçük, serbest bir Ege kasabası. Kasaba ile deniz, aralarına hiç mesafe koymadan, dip dibe birbirlerine sığınarak kaynaşmışlar. Uzun yol katederek varılan egenin en ucundaki bu burunda, salaş balık lokantalarındaki balık ve şarap eşliğinde geçirilen bir öğlen vakti, kalabalıklaşan ve gün be gün gürültüsü artan Ilıca’daki öğlen vaktiyle karşılaştırılamaz. Lokanta, dediğime bakmayın; üstü kuru kamışlarla örtülü çardak havasında, sanki gölgeli bir çay bahçesi. Çardağın denize sıfır tarafında, dalgalar haşinleştiğinde olası su serpintisini engelleyen yarısı camdan yarısı ahşaptan bir set,insana denize açılan pencere hissini verir, abartısız söylüyorum.Masaya kurulup da saatler, keyif vaktini çaldığında elinizi uzatsanız parmaklarınızın değeceği deniz, pencereli o sete rağmen, camlarla oynaşarak size serinliği getirir. Denizi, kayalık ama her daim temiz Karaburun’un serinliğini.

Böyle birkaç öğle vaktini hatırlıyorum. Hele ki bir hafta sonunda, akşam vakti, bize ne sürprizler yapmıştı. O hafta sonunun, insanı ağırlaştıran sıcak öğlen vaktinde, ‘sonbahar kaçakçısı’yla, Ilıca’nın kalabalığından ve müzik gürültüsünden kaçmışız, kendimizi Karaburun’un bu uzun sahilinde bulmuşuz. Taze balık ve şarap önümüzde; denizde balık avına çıkmış küçük tekneler. Hemen önümüzde salınan deniz kıyısında, afacan oğlan çocukları küçük kayalardan denize atlaşıyorlar. Biraz ötelerinde, yetmişlerinde bir nine, sıcaktan bunalmış, üstünde günlük entarisi kıyıya yakın bir kayalığa oturmuş, sıcakla şişen ayaklarını sulara salmış serinlemeye çalışıyor. Onun deyimiyle ‘azıcık serinleyivermiş!’ ama yetmemiş ki bir süre sonra suya kendini bırakıyor. Bir yandan yüzüyor bir yandan kıyıda kendine seslenen hınzır gence, kelimeleri yuvarlayıveren aceleci ege şivesiyle cevap yetiştiriyordu. Sonbahar kaçakçısıyla, gülüşüverdik hınzır gençle denizdeki teyzenin birbirlerine laf yetiştirmelerine.

Akşam serinliğini kaybetmeden, dönüş yoluna koyulduğumuzda hala güneş batmamıştı. Ve elbet arabayı kullanan biz değildik.

Kırmızı Ay’ın Acı Saltanatı

            Batmakta olan güneş, incelip daralan tek arabalık yolda, her girdiğimiz koyların girintilerinde kayboluyor; koyun burnuna geldiğimizde aniden ve daha bir alacalı, giderek çizgilerini kaybetmiş, sıcakta eriyen çikolata gibi etrafındaki renklere bulanmış haliyle bizi buluyordu. Güneş bulandığı renkleri peşi sıra sürükleyerek yolumuz üzerindeki sıralanmış koylarda arabamızla yarışa giriyor, eridiği renkleri kaybetmeden hızını artırıyor, koy içlerinde pes etse de, denizle yolu ayıran yarların en ucunda bizi yakalıyordu. Kırmızı ay görünene kadar, güneş, yol boyunca ‘koy oyunu’nu, hızını kesmeden bizimle oynadı. Ay nazlı nazlı kırmızı ve ihtişamlı doğduğundan mıdır, güneşin renkleri gittikçe bulanıp artık tek renge sahip olamadığından mıdır bizimle yarışta hızını kesti. Ama hemen pes etmedi. Bir süre daha bizi, kırmızı ayın ihtişamına kaptırmak istemedi. Ayın kırmızı saltanatı gökyüzüne yerleşinceye kadar, her koyda koyulaşan, renklerini sürükleyerek denize saçan güneş, bizimle yarışta ısrar ediyordu. Kırmızı ay, etrafını iyiden iyiye karanlık sardığında, hükümdarlığını, geç kalmış imbatla ilan edince, güneş, artık pes etti. Meydan, her koyun bitiminde bizi karşılayan, ağırbaşlı hükümdar kırmızı aya kalmıştır.

Ay Tutulması

Ay tutulması için derler ki bir dönüm noktasıdır, bir değişim dönüşüm zamanıdır (kurda dönüşen insanı kastedmiyorlardır herhalde!). Alaca renklere bulanmış güneş ve yarıştığı ihtişamlı kırmızı ayın saltanat sırasını birbirlerine bırakmaları gibi zor zamanların yerini güzel günlere bırakmasını umut etmek bize çok mudur?

Şaşıyorum şaşkınlara!

 

Şaşıyorum şaşkınlara!

 

Şaşırıyorum şaşıranlara, şaşkınlara! Her dönemin bir yapıcıları, ön hazırlayıcıları yok mu? Sebepleri ekonomiktir, sosyolojiktir ancak tahmin edilemez değildir, bir sonraki bizleri bekleyen durak bellidir. Bir toplumun uğradığı (uğrayacağı) değişim bir anda mı gerçekleşir? Toplumun bir anda değiştiğini(değişiyor olduğunu) düşünmek, toplumun verdiği kararların neticesini anlamamak, onun seçimlerini ciddiye almamak; onu, önemsememek değil mi? “Biz, nasıl böyle olduk?”, “Biz, nasıl kutuplaştık?”, “Lütfen kutuplaşmayalım! sürekli değişen kutuplarla, kutbumu şaşırıyorum!” diyenler, ‘benmerkezci’ hayatlarının dışına çıkıp, etraflarındaki değişime en son ne zaman göz atmışlardır, meraktayım. Toplumun büyük bir kısmı ‘sizinle aynı fikirde değil’ diye, o seçimleri ve sonuçları nasıl önemsemezsiniz? Toplumun beğenisini, onayını alanların yaptıkları, yapacakları; sizin onayladıklarınız olmayabilir; ancak çoğunluk, neden ve tekrar neden ‘seçimini onaylamadıklarınızı’ seçmektedir, bunun üzerine düşünmek yerine toplumu toptan yargılamaksa zaten işin en kolayı değil midir? Şimdi en kolayından şaşıyor musunuz? İşte ben de buna şaşıyorum. Bizleri bekleyen durağın ismi üzerinde yazılı değil mi? Siz, o durakta ister inersiniz, ister yolunuza devam edersiniz; ancak toplum, sürüklenmek istediği yolun güzargahını çizmişse, o güzargah bir ring içinde bile olsa izleyeceği yol odur. Beğenmiyorsanız, topluma, onun beğeneceği, ayağına ters gelmeyeceği başka bir alternatif bir yol göstermeniz gerekir. Alternatif o yolun kendi yolu olacağına inanmışsa, ne kadar dolambaçlı ne kadar engebeli olduğuna bakmaz, gideceği güzergahı alternatif yolla belirleyecektir. Ancak hem onun aklına yatacak alternatif yol önermeyeceksiniz, hem de sürüklendiği güzergahı beğenmeyeceksiniz. Sahi siz kimsiniz? Siz hangi şaşkınsınız?

Bir zamanlar ucu size dokunmuyordu. Hatta vergi borçlarını vesile edip, diş kavukları bile aranmış adamlara maliye hesapları sorulurken belki içinizden bir “oh” bile çekiyor “başına gelenleri hak etmişti” diyordunuz. Bir zamandan da önceki bir zamanlarda hesap sorulan o adamlarla belki tatsız bir geçmişiniz vardı, ondan “oh” çekiyordunuz içli içli. Sorulan hesaplarda haklılık payı yok muydu? Aslına bakılırsa vardı. Ama bu işte ters olan, başka bir şeydi. Hesap sorulmanın başlandığı o zaman dilimi, yeni bir dönemin başladığı, sorulan mali hesaplarsa “geliyorum işte.. bekleyin!” iç sesinin kuvvetli ıslıklarıydı. O ıslıkları duymak istemediniz, hatta belki yanınızdakilerle o ıslığın melodisini siz de mırıldandınız. Ters gelen şey, o ıslıkların melodisiydi. Şimdi o ıslık, gökkubbeye varan büyük nidalara dönüştü; siz o nidalardan korkuyorsunuz. Halbuki yükselen nidalarla, o ıslıkların melodisi aynı. Şimdi neye şaşıyorsunuz? Neden şimdi size o melodi, yabancı geliyor, içinizi titretiyor? Şaşkınlığınıza şaşıyorum.

Şimdi kariyerleri boyunca yaptıkları işlerde (kalitesi yüksek bile olsa!) ‘suya sabuna dokunmamışlar’, “tam gaz gidiyordum duvara tosladım” diyor? Demek ki eskisi gibi, gül bahçesine savrulmayı umuyorlardı. Tam gaz diyerek  ‘haksızlığa uğrayan’ların nişanını yakalarına takmaya çalışıyorlar. Diğer meslektaşları bilcümle alkışlarıyla “tam gaz” gittiğini sanıp “toslayan” arkadaşlarına nişanlarını takıyorlar. O meslektaşlarının sözlerinde, bolca şaşkınlık ifadeleri. Bu şaşkınlığa hepten şaşıyorum! Gazetecilikteki veya sükseli televizyonculuktaki mesleki reflekslerden bahsedenlerin bu basiretsizliklerine şaşıyorum. İçimden soruyorum ne bekliyordunuz?

 

ALIŞAMADIM GİTTİ!…

                    ALIŞAMADIM GİTTİ!…

 

 “Genciz biz, delikanlı!

 Aktif, dinamik, heyecanlı!..”

Bu sözleri hatırlayabiliyor olmama şaşırıyorum. Çünkü bu sözler, bir zamanlar bir reklam cıngılındaki sözlerdi. Ne kadar başarılı ki bunca yıl sonra söylenişteki vurgusuyla bile hatırlayabiliyorum. Bir de plaja gittiğimde başka güneş yağlarının kokusuyla hatırladığım ‘eski bir güneş yağı’ reklamının melodisini ve sözlerini: “delial, deniz mevsiminde; delial, kızgın güneşte; delial, bronzlaşmak için ideal!” Seksenlerin sonuna denk gelen -benim ortaokul/lise dönemim- ülkenin tek televizyonu TRT’de yayınlanmış reklam cıngıllarının sözleri bunlar. Bir de sözü olmayan, tuhaf ünlemli seslenişi ve ‘muck’ sesli öpücükle güzel hanımların ve yakışıklı beylerin üstlerindeki dar streç jeanlerini gösterdiği Lee Cooper reklamını hatırlıyorum. Neydi onun ‘olmayan sözleri’: “uvvak uvvak.. muck muck muck. lee Cooper!” Bir zaman TRT bu reklamı yayınlamış; yanlış hatırlamıyorsam sonradan müstehcen bulup yayından kaldırmıştı. Fakat yayından kalkması, bu reklam cıngılının, o dönem için, oğlanların kızlara laf atma biçimine dönüşmesine engel olamamıştı. Müstehcen bulup yasak getirmek, demek ki gençliğe işlemiyor.

Nerden çıktı bu reklam cıngılı meselesi? Efendim bir süredir TV’de yayınlanan, erkekler için tıraş makinası (veya tıraş kremi) reklamı var. Her rastladığımda, bu reklama, elimde olmadan gülüyorum. Hangi reklama ve neden mi diyeceksiniz? İzlediğim reklamda, yakışıklı genç beyimiz(aynı zamanda evin direği genç bir babadır) baklavalı-bol kaslı vücuduyla göz dolduruyor. Fakat görseniz tıraş sonrası halini, pek bir acıyasınız gelir. Genç güzel karısı ve çocukları geniş mutfaklarında kahvaltı yapadururken; o yakışıklı baklavalı-bol kaslı vücutlu genç babamız, buzdolabını açarak başını buzluğa sokmuş, mutfaktaki kahvaltı yapan ailesini bile şaşırtmakta. Gel de gülme o görüntüye.  Ya da aynı reklamın devamında, “tahrişe son” diyen ünlemli sesle, yakışıklı başka bir bey, büyük buz parçasına yüzünü dayayarak tıraş acısına son vermeye çalışıyor. Ve reklamın o ünlemli sesi, tüm erkeklere sesleniyor “yanmaya, tahrişe son!”. O görüntülerin ardından aklıma şu geliyor: noldu, eski “güçlü erkeklerin tıraş köpüğü” veya “adam gibi adamın tıraş bıçağı” ünlemli reklamlara? Anlaşılan güçlü adam imajı fiziken devam ediyor, ancak erkekler, artık tıraş olurken yüzlerindeki yanma, tahriş hissini itiraf mı etmek istiyorlar? Sahi aslında her gün tıraş olmak ne kadar yorucudur?

 

Her Allahın günü sabah gözünü açar açmaz, bir elde tıraş bıçağı, diğer elde traş köpüğü, muslukta ayarlanan ılık su, sabah telaşı içinde, yüzünü kesip biçmeden gri gölgeleri, birkaç saatliğine yok etmek gayreti, bir zaman sonra ne bezdirir adamı. Üstelik baksanıza, tıraş sonrası şikayetlerini artık dile getiriyorlar reklam aracılığıyla da olsa. Haklılar elbet. Ama bakımlı erkek imajı böyle gelmiş böyle gidiyor. Birkaç dakika süren tıraş için bir erkek ortalama ömrünün 3350 saatini yani 139 gününü harcıyormuş. Ve erkeklerin % 70′i ıslak tıraşı, tercih ediyormuş. Kuru tıraş nedir diyorsanız –ki ben ilk duyunca dedim- elektrikli tıraş makinasıyla yapılan tıraşmış efendim. Rastladığım bir blogda- blog tıraş ve parfümler üzerine- sık tıraş olan bir bey, kuru tıraşı, şöyle yorumluyor: Tıraş makinesi. Su yok, sabun yok. Dolayısıyla nemlendirme, koruma da yok. Aksine yanma, tahriş, kuruma var. En kötüsü de herhangi bir keyif yok. Çalıştır, 10 dakika yüzünde giderek ısınan, gürültülü, rahatsızlık verici bir rendeyi gezdir ve tıraş olduğunu düşün. Hayat bu kadar tatsız olmamalı…Ancak gerçekler bu kadar tatlı değil. Elde edebileceğiniz en kötü ve tatsız tıraşı bu makineler sağlar. Kaçınız boyun altınızı bunlarla sinek kaydı yapabiliyorsunuz, eğer yapabiliyorsanız bunun için kaç dakika yüzünüzde gezdiriyorsunuz? Yaz sıcağında boynunuzda vızır vızır öten bir aleti 5 dakika sürtmek hoşunuza gidiyor mu? Bazı makineler ıslak, köpükle ya da jelle çalışabilse de bunlar ıslak tıraşın getirilerini sunmaktan çok uzak, boş taklitler yapan gereçler. Özetle kuru tıraşı bir daha anmamak üzere burada bırakıyoruz.O zaman ıslak tıraş; sulu, köpüklü olan bildiğimiz tıraş değil mi?” 

Bu blog sahibi daha da öteye gidip farklı, gelenekselci ama okuyunca haklı bulunan fikirlerini sıralıyor:  Kaliteli tıraş, çeşitlilik, alınan keyif bunun getirileridir. Esası eskiye özlemdir. Marketten alacağınız paketlenmiş bir mach 3 ile 1850′ den kalma antika bir usturanın elinize vereceği his, zihninizde yaratacağı düşünceler çok farklı olacaktır. O usturada birikmiş tarih, yaşanmışlıklar onu her elinize aldığınızda bir gizem olarak içinizi gıcıklayacaktır. Yüzünüzü sıcak köpükle kaplarken, dedenizin de aynı şekilde tıraş olmuş olduğunu bilmek bir tebessüm verecektir.Tabi bütün bunlar belirli bir yaşla gelecek. 20 yaşında birisi için bunlar çok derin konular olabilir ama olmayabilir de. Yaş attıkça kişisel gelişim ve karakter gelişiminiz de arttıkça eskiye olan özlem de artıyor. Bu da bakımlı, birikimli, görgülü, efendi bir insan olma isteği uyandırıyor ki, kaliteli ve has geleneksel tıraş ürünleri sizi buna bir nebze olsun yaklaştırıyorlar.”

Evet, bu arkadaş tıraş olmanın da bir keyif olduğundan bahsediyor. “en son askerde düzenli tıraş oluyordum. o vakitten beri ara ara tıraş olurum” diyenlerin veya her sabah tıraş olmaktan bezmiş o erkeklerin aksine anlatıyor tıraşı. Diyor ki Neden benim için tıraş bir keyifken, size ızdırap geliyor? Hiç yöntemlerinizi düşündüğünüz mü? Kullandığınız ekipmanları gözden geçirdiniz mi? Babanız size temel tıraş bilgilerini öğretti mi? Düşününce eksiklikler yavaş yavaş ortaya çıkıyor değil mi? ..Günümüzde sosyal hayatın hayatımızdaki ufak zevklerden çalmasını bir yana bırakırsak, özünde erkek için tıraş, her zaman kişinin kendisiyle baş başa kaldığı,  aklındakileri, düşünmeyi, dertlerini, tasalarını, üzüntülerini, sevinçlerini bırakıp o kısa süreç boyunca zihnini boşaltıp, adeta meditasyon yaparcasına kendini rahatlattığı bir eylem olmuştur. Tıraşın iki aşaması vardır, birincisi zorunlu olan sakallardan arınma eylemi, ikincisi bu eylemi uygularken alınan haz.”

Blog sahibi arkadaşın bu sözleri, internette rastladığım eski bir reklama çağrışım yaptı. Perma sharp’ın şimdi izlendiğinde güldürecek o eski siyah beyaz reklamı ne diyor: “erkek: tıraş olur…erkek, merttir; erkek, arkadaştır erkek sevgilidir ve erkek tıraş olur.”(!)

Maço erkeğin görüntüsü nasıl olur?

Bir ara maço erkek, kadınlar arasında pek muteberdi(!) Görüntüsünde kirli sakal hakim, yaz kış çoğunluk siyahlara bürünmüş beylerimizdi. O sıralar, ünlü oyunculardan sokaktaki adama kadar bu görüntüdeki beylere rastlanırdı. Sonra bunun yerine ‘metropol’ sıfatlı ayak tırnak törpüsüne kadar bakımlı beylerimiz belirdi. Bakımlı erkek deyince işi biraz abartan beylere hanımların ilgisi, giderek artıyor mu ne! Bir internet gazetesinin haberine göre öyle. İnternet gazetesinin yazılı yabancı ülkelerde yapılan araştırmanın sonucundan çıkan şu: ‘maço erkek sevdası’ndan hanımlar vazgeçiyor. Şöyleymiş : “  … Yapılan son araştırmalara göre kadınların maço erkeklere olan ilgisi sona ermek üzere. Bir zamanların en ilgi çeken özelliği olan “maçoluk” artık eskisi kadar da popüler değil.  Efemine erkeklerin giderek kadınların gözdesi haline gelmesi de bu durumun en büyük kanıtı…Avusturalyalı araştırmacılar “Artan ekonomik kaygılar ve sıkıntılı zamanlar sebebiyle, zor günlerde sakin kalma isteği kadınları sakin erkeklere yönlendiriyor” derken, sağlık açısından kaygılı olan kadınların ise “maço” diye tabir edilen sert, maskülen erkeklere yöneldiğini söyledi. Bunun sebebi ise maskülenliğin, sağlıklı genlerin işareti olarak görülmesi.”

Alışamadım gitti!

Biçimiyle her çeşidi olmasına rağmen alışamadım. Modern biçimli şu çenede yığılmışları, yüzün üçte ikisini kaplayan yuvarlak biçimlileri, çeneden aşağılara kadar seyrelerek sarkmışlıları, düzenli şekil verildiği halde fırsat bulamamaktan birkaç gündür serbest kalmış hissi veren ‘kirli’ sıfatlı olanları… bu kadar çeşitliliğe rağmen alışamadım gitti. “Sebebi, görsel alışkanlık seninkisinin” deseniz “tam doğru değil” derim. En sevdiğinize “şu yüzündeki fazlalıklardan kurtulsan daha iyi olmaz mı” dersiniz-elbet daha ince sözlerle- isteğiniz yerine getirildiğinde bir de bakarsınız ki bu yeni halini yadırgıyorsunuz. Sizin alışkanlıklarınızı- dolayısıyla tercihlerinizi- bilmem ama ben görselde sevdiğime sakalı yakıştırsam bile yanıbaşımda bir sakallının oluşundan hoşnutsuz oluyorum(!) Benim için ister usturayla olsun ister elektrikli traş makinasıyla olsun ister  ‘kullan at’ veya ‘daha uzun kullan öyle at’ tıraş bıçağı olsun tıraş, her haliyle erkeği daha bakımlı gösteriyor.

 

Reklamların cıngıllarındaki sözler!

Dedim ya, bu ‘tıraş’ konusu, pek bir güldüğüm ‘o buzdolaplı’ yeni tıraş reklamı yüzünden aklıma takıldı. Çocukluğumdaki o reklamların cıngıllarını ise kolaylıkla hatırlayabilmemi, Latife Tekin’in memleketi,‘şairlerinin yüzde sekseni reklam ajanslarında yazarlık yapan’ bir memleket oluşuna bağlarsak hele de yetmişler ve seksenlerde şairlerin ancak reklamcılıkla para kazanabildiklerini hesaba katarsak o yılların reklamlarındaki sözlerin bugüne, melodisiyle kalışına şaşmamalı. Acaba reklam sektöründe çalışan şairlerin sayısı, azaldığı için mi şimdiki reklam sözlerinin ezberlenirliği düşük veya zor. Veya artık şairler mi azaldı?